Hayat bazen uzun uzun açıklamaya fırsat vermiyor. O yüzden kısa kesiyorum. Spoiler içerir. Benim için her şey kitaplarla başladı. Ernest Cline’ın Ready Player One’ını yüksek sesle okudum, Madeline L’Engle’ın A Wrinkle in Time’ı ise yıllardır en sevdiğim kitaplardan biri.
Ava DuVernay ve A Wrinkle in Time
Meg Murry karakteriyle büyüdüm diyebilirim. Kızıl saçlı, gözlüklü, biraz sakar ve öfkesini gizleyemeyen bir genç kız. Yetişkinliğimde kitabı tekrar okuduğumda, Meg’in bazen sinir bozucu olabileceğini kabul ettim. Hikaye de kusursuz değil, olay örgüsü kimi yerde dağınık. Ama yine de özünde güçlü bir macera, üç çocuk, üç gizemli rehber ve evreni kurtarma çabası. Kitap her zaman yıldızlara uzanmayı deniyor, belki tam ulaşamıyor ama yolculuğun kendisi büyüleyici. DuVernay’in uyarlaması da bu deneme ruhunu görsel bir şölenle yeniden canlandırıyor.
Spielberg ve Ready Player One
Cline’ın romanı ise tam anlamıyla bir şekerleme gibi geldi bana. Tatlı, renkli ama besleyici değil. Wade adında bir genç, 80’ler kültürüne bulanmış dev bir sanal evrende yaşıyor. Ölen kurucunun bıraktığı Willy Wonka tarzı yarışmaya katılıyor. Yol boyunca Art3mis ile tanışıyor, avatarı güçlü bir savaşçı ama gerçek hayatta görünüşünden utanan, yüzünde doğum lekesi olan ve kilosuyla mücadele eden bir genç kadın. Kitap bu noktada beden algısı üzerine şaşırtıcı derecede ilerici bir mesaj veriyor. Fakat Spielberg’in uyarlaması, bu derinliği büyük ölçüde törpülüyor. Film, nostalji bombardımanına dönüşüyor; karakterlerin insani tarafı arka planda kalıyor.
A Wrinkle in Time izlemek, kusurlarıyla birlikte umut ve hayal gücüyle dolu bir yolculuğa çıkmak demek. Ready Player One ise sinemada daha çok yüzeysel bir gösteriye dönüşüyor. Kitapta hissettiğim tat filmde kayboluyor.